Sıra Türkiye’de

Şöyle bir bakıyorum bizim de içinde bulunduğumuz Orta Asya’ya. İsyan var, devrilen hükumetler falan filan… Afrika zira aynı şekilde. Tunus’da başladı gelişmeler, Zeynel Bin Ali’yi istemedi halk; halk dediysem hepsi değil, yarısından azı. Daha sonra Mısır’a sıçradı, zaten sıçramasa kabahatti. Hüsnü Mübarek’i istemedi halk; halk dediysem hepsi değil, yarısından azı. Libya’yı bombalıyorlar şimdi. Kim mi? NATO ve beraberinde müttefikleri. Neden mi? Muammer Kaddafi’yi istemedi halk; halk dediysem hepsi değil, yarısından azı.

Gelelim bizim oralara. Afganistan’a girdi Amerika. Kurulu düzen Taliban’a karşı mücadele etmeye, çünkü iddia ediyorlardı ki; Afganistan’da kurulmuş ve yerleşmiş Taliban düzeni “özgürlükleri kısıtlıyordu”. Sonra Irak’a girdi Amerika. Saddam Hüseyin’in hegemonyası “özgürlüklere” dokunmakta idi yine. Şimdi, Suriye’de ayaklanma başladı. Orada da Beşşar Esed var, halk Beşşar Esed’i istemiyor; halk dediysem hepsi değil, yarısından azı. Amerika girer mi, girmez mi bilemem. Benim işim değil o.

Türkiye’de de başlamayan isyan var. Halk istemiyor Recep Tayyip Erdoğan’ı; halk dediysem hepsi değil, yarısından azı. Burada da “özgürlükler kısıtlanıyor” diyorlar. Gazeteciler, müstakbel siyasiler, askerler falan hapse atılıyor. İsyan başlar mı? Amerika müdahale eder mi? Seçimi Recep Tayyip Erdoğan kaybeder mi? O kadarını bilemem. Benim işim değil o.

Dua

Sen hala yatmadan önce dua ediyor musun? Ben çok küçükken ediyordum, hayal meyal hatırlıyorum onu da. Annem bir takım dualar bütünü öğretmişti bana, onları tekrarlar dururdum defalarca içimden. Yalan değil, küçükken de çok garip gelirdi bana bir şeylere yalvarmak. Sonra birden – her ne oldu ise -, o üzerimdeki aymazlığı attım. Geceleri yatmadan önce dua etmemeye başladım. Önce korktum “Allah”tan ama allahtan bir şey olmadı senelerce. Saçmalık şu ki: biz, gece yalvarıyoruz bir yerlere, bir şeylere. Gündüzleri ne yapıyoruz peki? Uyuyoruz genelde biz geç yatanlar. Erken yatanlar, kesinlikle, sabah işe ya da okula gidiyorlar. Onlar lanetleniyorlar işte, sabah erken kalkmak zorundalar. Hiç biri dua etmiyor sanırım geceleri, Allah; onlara rahatlık vermiyor, hepi topu sekiz saat falan uyuyorlar. Gece kaç kere çişe kalkıyorlar? Kim bilir? Büyük ihtimalle, cam açık uyuyorlar, içeriye pis bir rüzgar giriyor, sabah uyanır uyanmaz boğazları çok şiddetli ağrıyor fakat kahvaltıdan sonra geçiyor. Araba kullanan “Rock FM” falan dinliyor işe giderken, öğrenci, servis şoförünün açtığı, “yeni nesil arabesk” namelerle irkiliyor, sıkışık servis koltuğundaki uykusundan. Hele bir de İstanbul ise karargahı, vay haline! Saat 13:00’ten önce asla dışarı çıkmamalı. Mesela evde oturup bir de gündüz uyandıktan sonra dua etmeyi denemeli. Böylelikle diyet ödenmiş olur bir evvelki geceden kalma, sonra, gece ışıklar kapanır, kararır oda. Yine bir pis rüzgar, yine bir dua.

Sapıklığın Lüzumu Yok!

Sapıklığa ayıracak vaktim yok, bu yüzden kimi etkinliklere katılmıyorum. Porno film izlemek, sapkınca işlenmiş cinayet filmleri izlemek, azgın kızların dans ettiği partilere katılmak gibi… Bunun yerine blog yazıyorum mesela, ama zaten – porno film hariç – hiç birine eskiden de hevesim olmamıştı. Teatral kavramla karşıma çıkan “yeraltı” ürünleri tabii ki seviyorum fakat ticari amaçla, endüstrileşmiş sektörlerden pek haz etmiyorum. Sebebi çok açık: zevk satıyorlar. Bu zevk, sanal bir zevk, bir keyif. Çok basit “hareketlerle” insan kendi yaşamında tadabilir bu zevkleri, mesela en basitinden sevişebilir. Pek tabii, cinayet işleyemez ama sadece görmek için azıcık zarar verebilir kendisine. Filmde izlediğine azgın, koskocaman ağızlarla gülen insan evladı, bu zevkleri kendi hayatında, “insan” gibi tadabilir. Sapıklığın lüzumu yok!

Aşk / Akıl / Koşu

Aşkı tanımlamak için bir – iki dakikaya ihtiyacı vardı. Tıpkı bazı şeylere karar vermek için lazım olan bir – iki dakikaya. Sonra birazcık aklı karıştı, daha da sonra bu yolun sonunda; seçim vaktinin geldiğini anladı. Kararı ne olacaktı? Bilemedi aniden, daha sonra ucunda ölüm olmadığını anladı. Anladı fakat zordu artık işi, seçemedi; zaten bi’ bakıma seçmek vazgeçmekti. Bu zorluğun üstesinden gelemeyeceğini anladı ve çekti vurdu kendini. Geriye çok basit bir akıl yürütme ile bulunabilecek fikirler bütünü kaldı. Eğer aşk bir koşuysa, o; bunun en iyi yüz metresini koştu.

Gizli İşler

Geriye dönüp bakıldığında, aslında yapılması gereken çok fazla şey olmadığını görüyoruz ya bazen, işte o bizim hayal kırıklığımız oluyor. Boş, beleş şeylerden, ufak kımıldamalardan zevk alıyor insanoğlu, işte bu yüzden “gizli işler” çeviriyor. Bu gizli anlamı, insanlardan saklı, sımsıkıya kapatılmış bir sır değil, sadece yapılan işin kendi zevk haznesini doldurması üzerine veya karşıda paylaşılabilecek kişiyi üzmesi üzerine iyi niyetle saklanan bir şeydir. Hatta bu “gizli iş” sakınılan kişi tarafından öğrenilirse, büyük bir kaos yaratması tabiidir çünkü saklayan kişinin savunulacak tarafı hiç kalmamıştır.

İnsanlar birbirleriyle her şeyi paylaşmak durumunda değillerdir fakat sürekli bir takım yaşantıları paylaşan insanların arasına sır girdiğinde bazı sıkıntılar, bazı kırgınlıklar, bazı bunalımlar ortaya çıkar. İşte bu bunalımlara “iç sıkıntısı” adını veriyorlar ve gerçek anlamda iç sıkılıyor çünkü siz ortada olmayan “giz”i buluyorsunuz ve o giz’i gizleyen kişiye açık açık soramıyorsunuz çünkü muhtemelen o giz’i gizli kapaklı, pek de etik olmayan yollarla buldunuz. İşte bu da; hırsın, belki de aşkın, belki de merakın merakı örselemesi tarafından ortaya çıkıyor. Sonuçta hüzün ve sinir baki kalıyor ama olan olmuştur çünkü mesaj yerine ulaşmıştır ve zarf içimizde patlamıştır.

Sen

Pek de durağan bir hayat yaşadığım söylenemez. Dopdolu ve iç içe karmaşık hareketler var. Aslında özünde basit. Bir değişiklik, bir sıkıntı olduğunda katlanamaz olması bu yüzden hayatın işte. Alışılagelenin dışında her hangi bir hareket, bir sorun, bir vurdumduymazlıklar. Bir telefon sesi bekliyor bazen insan, tek bir telefon sesi. Hayır teknolojinin esiri olmuşluktan değil, alışılan sesi yanında hissetme isteğinden ileri gelen bu durum, özünde bir bağlanış, bir kayboluş. Çünkü hayat her zaman istenileni veremiyor, hatta çoğu zaman, diğer yüzünü göstermeyi marifet biliyor. Bu yüzden, “sen” çok önemli. Sana özel ve sensiz anlamlı olan bir şey olması imkansız. O yüzden “sen”i istemek gayet normal. “Sen”siz yaşayamamak suç değil, sana bağlanmak ayıp değil. En güzeli de “sen”i sevmek.

İç Sıkıntısı

Birden, bir dış olayın sizin gözünüze gözükmesi ve sizi tetiklemesi ile, ki bu tetikleme duygusal bir tetikleme ise, iç sıkıntınız başlar. Çünkü insan aslında hayal edemeyeceği kadar aşıktır, burada insan, insan olmanın getirdiği bazı özellikleri yok sayarak davranır ve ne kadar aklına takmamaya da çalışsa, kenarından köşesinden, bir yerinden tutar o düşünceyi ve kendiyle özdeşleştirir. Buna bazıları “ideal” arayışı diyor fakat burada çok açık bir şekilde görülüyor ki, bu aşkın ta kendisi. Dallandırıp budaklandırıp ideale ve farklı kavramlara girmeye gerek yok. Asıl insana “iç sıkıntısını” getiren aşktır. Devinim sürdükçe, yol bir yere varamazsa eğer, bu sıkıntı devam etmekle yükümlüdür, işte tam da bu noktada, iç sıkıntısının ideali, sıkıntıyı devam ettirmek olabilir sadece. Her şey olur’una varır ve herkes istediğini alır, insanlar yeterice iyi ise. Çünkü bu iç sıkıntısı dinmek bilmez bir acı değildir asla, bunu dindirecek en azından bir kişi vardır. O bir kişi süreklidir ve kalıcıdır. İç sıkıntısı aşk dindirir ve aşkın da dindirilmeye ihtiyacı yoktur, ideal değildir, olanla mutlu olmaktır, dürüstçe.