Gezi Parkı ve Yaşam Tarzı Birleşmesi / Ayrımı

Bir süredir, sosyal medyadan, görüşlerimi paylaşıyorum Gezi Parkı ve buna bağlı olarak başlatılan “direniş” ve “kamuoyu rahatsızlığı” hakkında. Dün atılan adımdan sonra; – ki bu adım Sanatçı İnisiyatifi ve Taksim Dayanışması adlı, iki, birbiriyle etkileşim içinde çalışan ve haklı taleplerini, bizatihi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan randevu alarak görişmek istemişlerdir – ortaya çıkan fikirler ve kavramlar kargaşası üzerine, bu yazıyı, kendi açımdan değerlendirmede bulunmak ve Twitter’da yazdığım bazı 140 harflik cümleler topluluğunun yanlış anlaşılmasını gidermek ve kendimi daha iyi ifade etmek adına yazıyorum.

Öncelikle, daha önce de bazı sosyal medya mecralarında ifade ettiğim gibi, dün iki grubun, Başbakan ile yaptığı görüşmeden sonraki açıklamaları kayda değer buluyorum ve büyük bir adım olarak görüyorum; katedilmesi gereken koskoca bir yolun büyük bir adımı. Direnişin ve bu direnişle birlikte bizlerin haklı taleplerinin ve kazanmak istediğimiz hakların bir kısmı konusunda, kazanılmış haklar, bir başka deyişle “kazanımlar” var artık elimizde. Bu adımı küçümsemek, kaale almamak, benim nazarımda; demokrasiyle yüzleşmemek, onca çabayı hakir görmekle eş anlamlıdır.

Tabii ki, atılması gereken bir çok ve dünkü görişmenin üzerine eklenmesi gereken, uğrunda direnişe ve haklı taleplere devam edilmesi gereken bir çok adım daha vardır: bunları “hayatımıza müdahale etmek” ana başlığı altında toplamak anlamlı olacaktır. Bir kez daha hatırlamakta fayda var, hiç bir demokratik hükümet, gücünü “hükmetme” yönünde kullanma yetisine ve yetkisine sahip değildir; atılanilecek en doğru adım: “uzlaşma” yöntemi ile taleplere cevap vermek ve gücü bu doğrultuda kullanmaktır.
İnsan ve vatandaş olarak; ne içip ne yememiz gerektiğine, kimi / hangi grubu hangi sıfatla adlandıracağımıza, sanatın değerine, avukatların onurlu tepkilerine / mücadelelerine, gaztecilerin – gazetelerin / teveziyon kanllarının doğruyu mu yanlışı mı yaptığına, tepkimizi demokratik bir biçimde hangi meydanda hangi enstrümanlarla göstereceğimize, hangi internet sitesine girip hangisine girmeyeceğimize, hükümeti / muhalefeti demokratik ve saygı sınırları çerçevesinde hangi ortamda ve ne şekilde eleştireceğimize, nasıl giyineceğimize, kiminle öpüşüp kiminle nasıl sevişeceğimize, hangi üniversitenin hangi akademisyenin iyi hangilerinin kötü olduğuna, hangi ideolojiyi benimseyip hangi siyasi partiye oy vereceğimize, en doğal hak ve hürriyetlerimizi kullanarak, biz karar veririz. Herhangi bir dayatma, baskı ve ayrıştırmaya; dün, bugün, yarın Taksim Meydanı’nı, Gezi Parkı’nı dolduran, doldurmakta olan ve dolduracak insanlar karşıdır ve karşı olacaklardır.

Görülen o ki; uzun zamandır haykırmakta olan ve hükümete anlatmak için dillerinde tüy biten insanların söylediği gibi: “Yaşanan herşey sadece tek bir park için değildir”. Onurlu ve demokratik mücadelemiz, hayat tarzımıza karışılmayana kadar, artarak devam edecektir. Taksim Gezi Parkı, bu mücadelenin ve direnişin çıkış noktasıdır. Gerek meydanlarda, gerek sokak aralarında, gerekse seçim zamanı sandık başında mücadeleye ve direnişe destek vermek ve bu “kalkışmanın” bir parçası olma sözünü vererek…

Savaş İle İlgili Ama Barış’la Bir Cevap

Günlerdir süregelen “savaş” tartışmaları hakkında pek bir söz etmeyeceğim, zira ne söylesek nafile. Bir takım insanlar, (karar alıcılar) bizim adımıza karar alıp, uygulamaya sokuyorlar. O yüzden, geçenlerde arkadaşlarıma seslendim, “Alın vizeleri çocuklar, gidelim. Bu bok çukurunun yaşanacak bir saniyesi dahi kalmadı!”

Savaşa karşı en güzel cevap, neredeyse her gün evinin önünden geçtiğim ve son günlerde aklıma takılan bir şarkısı neticesinde Barış Abi’mden olacak. Zaten bu yazıyı yazmamdaki en büyük sebep, sizlerle bu şarkıyı paylaşmaktı;

 

“Oyun ister bazen büyükler; tabancalar, kılıçlar, tüfekler

Zevk meselesi bu karışılmaz.

Tartışılmaz zevkler ve renkler, sizin olsun bütün bu zevkler

Bırakın renkleri çocuklara.”

 

Barış Abi’ye sevgiyle ve anısına saygıyla…

http://www.youtube.com/watch?v=eQitvrtt8S8

Alex İçin, Alex’e Dair

Futbolun gündeminin sürekli hareketli olduğu günler geçiriyoruz ki bu Türkiye gibi bir ülkede şaşılacak bir durum olmaktan çoktan çıktı. Sürekli, ele alınan mevzularda gündem değişikliği, insanların kafasını karıştırma politikaları izleniyor. Biz, duyarlı insanlar, izleyiciler, dinleyiciler ve okuyucular olarak bundan memnun muyuz? Tabii ki, değiliz. Bu nedenle bu yazıyı, Fenerbahçe Spor Kulübü’ne yıllarını vermiş ve tüm emeğiyle çalışmış olan Alexandro de Souza, kısaca Alex için yazmak istedim.

Alex, 14 Eylül 1977’de Brezilya’nın Coritiba şehrinde doğdu. 1995 – 1997 arası doğduğu kentin kulübü Coritiba FC’de 124 maç oynadı. 1997 – 2002 arası Palmeiras’a transfer oldu ve orada 241 maç oynadı. Brezilya Milli Takımı’na da seçilen Alex, bir dönem efsane ülkenin, bizler tarafından gıpta ile bakılan takımının kaptanlığını bile yaptı. Sene oldu 2004, Alex, Konfederasyon Kupası sırasındaki göz dolduran formuyla Fenerbahçe’ye transfer oldu. Gelişi çok sancılı ve olağanca çabalarla gerçekleşti. Geldikten sonra uzun süreler gönderilmesi gündeme geldi ama Alex, bir şekilde, Fenerbahçe’de kaldı. Kaptan bile oldu, heykeli bile dikildi, daha kulüpten gitmeden, daha ölmeden.

(Yazının buradan sonrası, kendi düşüncelerime ve tamamen duygusal hezeyanlarım neticesinde yazılacaktır.) Alex, Fenerbahçe tarihinin en büyük oyuncusuydu. Ben, onun gibi bir futbolcuyu tuttuğum takımda hiçbir zaman izlemedim. Onun kadar dürüstünü, alçak gönüllüsünü görmedim ben daha önce. Onun kadar zeki, onun kadar teknik bir adamla buluşmadı gözlerim. Tribünde, onun için bağırdığım, onun için alkışladığım kadar, kimse için bağırmadım, kimseyi o kadar alkışlamadım. Benim için, kimse onun gibi topa vurmadı, kimse onun gibi frikik atmadı, kimse onun gibi penaltı almadı, kimse onun kadar büyük olamadı. Hiçbir zaman, onu izlediğim kadar zevk almadım Fenerbahçe’den. Onun duruşu, kulübede olsa bile, tribünde olsa bile, can verdi her zaman, bana, takıma, taraftara…

İnsanların aklına gelen ilk şey Fenerbahçe. Tamam; biz de Fenerbahçe’yi Alex ile tanımadık, Fenerbahçe olmasa, Alex olmazdı elbette ama Alex’e yapılan saygısızlık, küstahlık, kıskançlık, hata ve ayıp kime yapıldı daha önce. Bu adam kulüpte dokuz sene kalmış, senin kaptanın, en ufak bir hibe almadan taraftarlar heykelini dikmişler marşlarda adı olan Lefter’in yanına. Bu adamı A2 takımına yollamak nasıl bir yüzsüzlüktür, nasıl bir ayıptır? Elbetteki, takımın saha içindeki, antrenmandaki patronu Aykut Kocaman’dır ve elbetteki memnun olmadığı oyuncuyu kadro dışı bırakabilir ama A2 takımına yollamak, hele Alex gibi bir oyuncuyu, çok büyük ayıptır, yazıktır, saygısızlıktır.

Aziz Yıldırım çıkmış televizyonlarda, kişiler Fenerbahçe’den büyük değildir diyor, haklı. Ama bir kurum, kendisi için çok önemli bir kişiye haksızlık yaparsa, o kurum küçülür, ezilir, biter. Kuruma verilen destek benim safımda kayıtsız ve şartsız değildir. Her mecrada söylediğim gibi bir kez daha söylüyorum, Aykut Kocaman, kesinlikle istifa etmemeli zira ben teknik direktörlerin seneler boyu takım çalıştırmasından yana bir kişiyim ama bir krizi, bir problemi yönetemeyen, üstünde hala atılı bir leke olan yönetim, eğer Fenerbahçe’yi kendilerinden büyük görüyorlarsa (söyledikleri gibi) derhal istifa etmelidir. Taraftarına kendisi ispatlamak için, inanmazsanız tercüman Samet’e sorun diyen bir başkanın, yöneticilikle uzaktan yakında ilgisi yoktur ve bu süreçten sonra olamayacaktır.

Uzun lafın kısası, Fenerbahçe’nin içinde bulunduğu durum, içler acısı, kötü ve itibar zedeleyici bir konuma gelmiştir. Fenerbahçe, bir kurum olarak; bir kişi olan Alex’in hakkını yemiştir, ve saygısızlık yapmıştır. Bu şekilde hiç kimse Fenerbahçe’ye kayıtsız şartsız saygı ve sevgi göstermek zorunda değildir. Bu durumun tek çözümü, aciz içinde bulunan yönetimin, Fenerbahçe üzerinden ellerini çekmesiyle gerçekleşecektir.

Yazımı Değer Gürkan ağabeyimin, bana Alex ile ilgili yazdığı bir yazıyla sonlandırmayı planladım. Alex’in hatırasına, bu kulübe kattıklarına, bu taraftara yaşattığı sevinç ve coşkulara sevgiyle ve saygıyla… Gözlerimiz artık hep biraz daha yaşlı…

 

Biraz aksak koşardı, biraz da ağırdı.

Rakip savunmasız yakalandığında, bir anda vites değiştirir, forvet deparı atardı.

Gözler, yarı sahayı, radar gibi ararken, o anda rakibin kademesinde yapılan hataya ölümcül ceza kesilir, saniyeler içinde top filelerle sevişirdi.

Ya atar, ya attırırdı.

Driplingi vardı, kafa şutlatı efsane, arapasları milimetrikti.

Sahada herkese çok saygılı, bunun yanında oldukça hırslıydı.

Kendine özel tribünü bile vardı…

Pasları rakibe gitmez, ofsayta top atmazdı; ileri uçta fazla takılmazdı.

Forvet arkasında tilkiyi oynamayı çok severdi, gol vuruşları çok yüksekti.

Bir de lakabı; uyku hapıydı. 80 dakika uyuyan bir futbolcuyu savunmacılar unuturlar, o oyuna katıldığında, geri dönüşleriyle birlikte, tabeladaki denge de değişmiş olurdu.

Sonra yaşı aldı gitti, o düzende oynamak istemeyen hocası fazla ileri gitti;

Herkesin gözündeki yaşa yazık etti…

Kadıköy İnsanının Metro İle İmtihanı

Zamanında hiçbir Kadıköylü’nün aklına gelmezdi metronun ayaklarının dibine kadar geleceği. Yıl 2012 oldu, öyle ya da böyle, bir şekilde metromuz oldu. Oturduğum muhit dolayısıyla, metro benim için mükemmel oldu ve bu nedenle sık sık metro kullanmaktayım. Bu yazıda metronun siyasi boyutundan daha çok sosyolojik boyutuna değineceğim, çünkü Anadolu Yakası insanı gördüğüm kadarıyla metroya hiç hazır değil!

Sürekli toplu taşıma kullanan bir insan değilimdir; fakat İstanbul’daki bütün araçlara bindim; otobüs, vapur, metro, metrobüs, minibüs, dolmuş, tramvay, füniküler hatta teleferiğe bile bindim. Sıkça insanların nasıl davrandığına dikkat ederim, rahat mı seyahat ediyorlar yoksa sıkıntıları var mı? Malum, İstanbul kalabalık, bu nedenle sıkışıklıkta ve curcunada davranışları nasıl oluyor? Bunları gözlemlerim.

Bu yönden, Kadıköy Metrosu bir rezalet. Rezalet olan metro değil, yanlış anlamayın; insanlar. Uzay aracına binmiş gibiler metroya bindiklerinde. Beni en çok rahatsız eden şey; yürüyen merdivenlerde, insanların iki yönü de işgal etmesi. Ne demişler: “sol tarafı boş bırakınız!” ki yürüp gitmek isteyen gitsin. Yok arkadaş, yanındakiyle Moda Çay Bahçesi’nde sohbet eder gibi inip çıkıyor yürüyen merdivenlerden bizim insanlarımız. Bir de üstüne üstlük, yol isteyen insanlara kızıyorlar; “iki dakika bekleyemiyor musun?” diye.

Bir diğer gariplik şöyle vücut buluyor. Her çıkışta, gayet güzel, nereye çıkılacağı, levhalarla ve oklarla gösterilmiş. Bizim insanımızda bir özellik var; emin olmak için, bir de görevliye soruyorlar. Ben, yanlış çıkıştan çıkıp, onu yönlendiren görevliye küfür edeni bile gördüm!

Gelelim en kötüsüne. Metrolara binenler bilirler; metronun duracağı yer oklarla işaretlenmiş ve tam o noktada, vagonlara biniş ve inişin olacağı yerler, sanki bizim insanlar aptallarmış gibi (!) gösterilmiş. Üstüne üstlük, vagonlardan inen insanların ineceği yere “burada durulmaz” işareti konulmuş ve yazıyla: “lütfen inenlere öncelik veriniz” yazılmış. Buradan sonrasını anlatmama gerek yok, herkes tahmin ediyor ama ben anlatayım. İnsanlar inadına gibi, durulmaması gereken yerde duruyorlar. Şaka gibi! Ve metrodan inilmiyor.

Velhasıl, yaşamı ve ulaşımı kolaylaştıracak bir yenilik yapılmış, hem de bizim yakaya: Metro. İnsanlar rahat rahat binip, rahat rahat seyahat etsinler diye; biz bırakın binmeyi, inemiyoruz bile.

Okul Öncesi + Okul + İnsanlık

Lise hayatımı Saint – Joseph’te geçirdim, lise hayatım boyunca öğrendiğim şeylerin %99’unu hazırlık sınıfında Fransızca öğretmenim olan Aysel Çelik’ten öğrendim. Kendisi hayatının bir kısmını Belçika’da geçirmiş, Türkiye’de öğretmenlik yapan bir Frankofon’dur. Espiri kabiliyeti yüksek ve kendi tanımıyla: “tek derdi bize Fransızca öğretmekti”, fakat onu birazcık daha can kulağıyla dinleyenler ve bire bir sohbetlere girenler anlarlar ki, aslında tek derdi; doğrulu, dürüstlüğü ve erdemli insan olmayı öğretmekti, nasılsa Fransızca bir şekilde öğrenilirdi. Bu öğretisinde, sıkça, bize Belçika’da aldığı eğitimden ve tüm Kıta Avrupası’ndaki eğitim sisteminden bahsederdi. Ben de bu yazımda, hocamın bana anlattıklarından hareketle, olması gereken ve hal-i hazırda olan eğitim sistemimizden biraz bahsedeceğim.

Biz 5 ila 7 yaş arasında eğitim ve öğretim ile tanışan çocuklar olarak büyüdük. Bizim istediğimle olmadı tabii ki bu, yine tepemizdeki bizler adına kararlar veren “büyüklerimizin” istekleri doğrultusunda gerçekleşti. O zamanlar iyi mi, kötü mü bilemiyorduk. Şahsen, liseyi gelene kadar bu olaydan bihaberdim ve eminim benim gibi bir çok arkadaşımda hiçbir şeyin farkında olmadan çokça zaman okula gittik. İşte, ben, liseye geldiğimde Aysel Hoca’nın, onun Belçika’da yaşayan yeğenlerinin ve tüm Avrupalı çocukların 3 yaşında okula (eğitim ve öğrenime) başladığını duyunca çok şaşırdım. Sanırım doğru olan bu diye düşünmeye başladım. Sonra farkına vardım ki gerçekten de doğru olan bu. Siyaseti ve diğer her şeyi bir kenara bırakırsak, doğru olan bu. Çocuklar ne kadar erken “kafalarını meşgul ederlerse” o kadar iyi bir birey oluyorlar ben bunu anladım. Yanlış anlaşılma olmasın, ben buraya hükumeti ve “büyüklerimizin” verdiği bir takım kararları savunmuyorum, doğrudan ve olması gerekenden yanayım.

Değineceğim bir diğer nokta ise, bu kadar “akıllı”, “mantıklı” insanların, çocukların erken yaşta okula başlamasına karşı çıkması. Buna gerçekten anlam veremiyorum. Evde televizyona bakacağına, bakıcılara o kadar para verileceğine, çocuk okula gitsin, hem kendine sosyal çevre edinsin hem “adam olma” yolunda kendisi için küçük ama ilerisi için büyük adımlar atsın. Koca koca, çok saygın yerlere gelmiş ve üstelik benim de kendisine çok saygı duyduğum insanlar çocuklarını okula göndermekten korkuyorlar ve çekiniyorlar. Eğer siz çocuğunuz yanında olursanız ve ona gereken şeyleri öğretirseniz, merak etmeyin, çoğunuzun beyni yanlış fikirlerle dolmaz. Sadece korkmamak ve birazcık ileriyi görmek gerekiyor. Maalesef, kendimizi çok yüksekte görüyoruz çoğu zaman fakat, çoğu ülkenin gerisindeyiz eğitim sistemi olarak. Bunun en önemli kaynağı ve kanıtı Aysel Çelik ve onun bizlere öğrettikleridir. Biraz Avrupa’yı ve oradaki yaşamı kendimize örnek almalıyız. Bu yazı asla Aysel Hoca’ya bir övgü değildir, onun zaten böyle bir şeye ihtiyacı yok. Burada asıl olan, dilinize taktığın ve karşı çıktığınız 4 + 4 + 4’ün aslında sadece 4 + 4 + 4 olmayıp, okul öncesi + okul + insanlık öğretisi olduğunun farkına varabilmektir.

Nargile

Nargile derler adına. Kimi tarihini Osmanlı’ya dayandırır, kimi Hindistan’dan dem vurur. Asıl olarak, Ortadoğu ve Güney Asya’ya özgü bir tütün içme aracıdır nargile. Çoğu zaman aracın önüne geçmiştir ama, amaç olmuştur yeri geldiğinde. Bu yazıda, nargilenin fiziksel özelliklerini, yapılış şeklini ve içiliş şeklini bir kenara bırakıp biraz daha duygusal anlamlara deyineceğim.

Hafif bir müzik olacak her şeyden önce, mekan kalabalık olmayacak, parti alana gibi cıvıl cıvıl insanlar belirmeyecek etrafında. Seninle birlikte oturduğun köşede üç beş tane arkadaşın olacak. Onlarla koyu bir muhabbete koyulmuş olacaksın ki, çektiğin tütünden keyif alasın. Ateşini dağıtan efendi uslu biri olacak, öyle çok fazla vakit geçirmeyecek başında, güzellerini seçip, korların arasından servis yapacak sana. Eh bir de demli, şekersiz çayın her daim hazır bulunacak yanında. Mümkünse bahçe gibi bir yer, hafif esinti de eksik olmamalı, her üflemede dumanı az biraz dağıtacak. Hafif bir sesle, hafif bir nefesle zaman geçireceksin işte.

Ne gariptir ki, bu usullere en iyi uyan ülke İspanya’dır. İspanya’da Müslüman azınlıkların kurdukları ve “teteria” adı veriler mekanlarda nargile sunumu bu şekilde yapılmaktadır ve mekanlar yukarıdaki özellikleri hepsine elden geldiğince riayet etmeye çalışmaktadırlar. Ne yazık ki, Türkiye’de, çok yaygın bir Osmanlı geleneği yaygın olmasına rağmen, kurallara ve adetlere riayet edilmemekte ve nargile içim yerleri, “café” şeklinde, çok büyük kar getiren “karhane”lere dönüştürülmüştür. Bundan keyif alan insanlar, hala bu kahveleri ziyaret etmektedir. Bu bir suçlama değildir ama benim düşüncem her şey adabına göre uygulanmalıdır. Yazık.

Asistanlarıma – Hocalarıma – Fen Edebiyat Fakülteme Dokunma!

Bizim arkadaşlar, yani İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri, bir eyleme tutulmuşlar gidiyorlar. “Asistanlarıma – Hocalarıma – Fen Edebiyat Fakülteme Dokunma”. Bilinir ki, demokratik yönetimlerde eylemler ve huzursuzluklar anlayışla karşılanır; bu bağlamda sayın rektörümüz arkadaşlarımızın çağrılarına yanıt vermiş bulunmaktadır fakat öğrenci arkadaşlarımızın “devrimci” ama gerçek anlamda tırnak içinde devrimci ruhu bu yanıtı yeterli bulmamaktadır.

Burada konuyu üç ana başlık altında inceleyeceğiz;

1- Asistanlara Dokunmak

2- Hocalara Dokunmak

3- Fen Edebiyat Fakültesine Dokunmak.

Sosyoloji bölümü asistanları, bu akademik yılın sonunda işten çıkartılacaklar çünkü kendilerine verilen altı senelik doktora bitirme zaman zarfı içince doktoralarını hala bitirememişlerdir. Bunda herhangi bir yanlışlık göze çarpmamaktadır ve doktorasını dahi bitiremeyen hocadan pek de iyi bir hoca olamayacaktır.

Hocalara dokunulması konusu ise, çok iyi bilinen “porno tezi” kapsamında işten atılan hocaları kapsamaktadır. Bu konuda çok net fikirlere sahip olmadığımdan bu bölümde görüş belirtemeyecek ve bu bölümü “kısa kesmek” zorunda kalacağım.

Fen – Edebiyat Fakültesi’ne dokunmak ise, sadece fen – edebiyat fakültesi bünyesinde bulunan bazı bölümlerin yerlerinin değişmesini kapsamaktadır ki, bu konuda da herhangi bir problem bulunmamakta, zira rektörlük yeni açılan bölüm öğrencilerine de, hali hazırda var olan bölümlere en iyi şartları sağlamak için böyle bir revizyona gitmektedir. Burada da bir sorun yoktur.

Ben bu konuda, rektörlüğün kendine düşeni yaptığını düşünmekteyim ve bu eylemin basit bir “goygoy”dan ibaret olduğunu söylemek durumundayım. Unutmayın ki, bu okulda en iyi eğitimi aldığınız için, okulumuz demokratik bir okul olduğunu için ve size tanınan herhangi bir sınır olmadığı için bu okulda mutlusunuz. Hiç kimse Santralİstanbul kampüsünün “kara kaşı, kara gözü” için Bilgi’yi tercih etmedi. Okul içinde var olan ve çok iyi işleyen düzene dokunmayın.